Ağzına bakıyorum. Dudaklarının birbirine değdiği çizgiye, dikkatlice. Ağzını her açtığında çiçekler dökülüyor yere, gülümsüyorsun. Ayakların çıplak. Sesin ayakların gibi çıplak. Sen neyi ne zaman söyleceğini bilmekten öte, söyleyeceğini söylediğinde doğru zamanı yaratıyorsun. Yarattığın zamanda salınıp duruyoruz. İçimizde hem iyiler, hem kötüler savaşmayı bırakıp sadece salınırken,
tanrıdan bozma değil tanrıdan doğma olduğumuzu biliyorsun.
İçin uçuyor, tutmaya gerek duymuyorsun. İçin eteklerinden uçup gidiyor.
Içimizde hem ölüler hem diriler var.
özlediğimden değil,
biliyorsun.
Yine gel…
2 Ağustos 2010 Pazartesi
6 Şubat 2010 Cumartesi
'Düş'mek
Cesaret, atlamaktan korktuğun buz gibi suda kendini bulmadan bir önceki an.
Düşmek ile düşlemek arasındaki dikkat çekmeyen çizgi.
Cesaret kapıyı arkandan çekebilmek,
yavaşça.
Düşmek ile düşlemek arasındaki dikkat çekmeyen çizgi.
Cesaret kapıyı arkandan çekebilmek,
yavaşça.
3 Kasım 2009 Salı
nada
Yazılan hikaye her zaman anlatılanlardan değildi. Hikaye, hayatta o istiyor diye dururken, hergün ölecek yer armaktı usulca. Daha önce hiç sevişmediğini hissetmekti o içindeyken, aynı anda güvende olmamaktı.
Kalp ağzını açtı mı bir kere, ya ne dediğini bilmiyordu, ya da anlattığı hikayeye biz hazır değildik.
"Plastik bir zarafetin taştan sukuneti ile içindeki bıçakları bileyliyor. O böyle aşık olabiliyor. Bildiğim hiç bir yüze benzemiyor yüzü ve herkes tanıdık onun yüzünde. Çizdiği resme basmama sadece tek bir adım kalmışken, içimde doğrularla yanlışlar birbirini eziyor. Adamın gölgeli yanı kapatıyor dünyanın bütün acımasızlığını, ve o gölgelikte yine seviyorum dünyayı, bende öldürdüğü onca masuma rağmen.
İnsanlığı da yoruluyor insanın bir yerden sonra. Yeter demek zor geliyor.
Dinlemeye karar verdiğinde beni, ya anlatmak istemezsem diye korkuyorum. Masumca söylenilen bir yalandan, yakabilir miyim elimdekini, elimle birlikte? “Yalanını seveyim” demek istiyorum da –insan tarafım-, diyemiyorum. Halbuki ben onu, yalanına kadar sevmek istiyorum."
Dedim, bu hikaye her zaman anlatılanlardan değil diye. Kalp ağzını açtı mı bir kere, denesene elinle ağzını kapatmayı,
ısırıverir…
………………………………….
"Az konuşmasına inat, benim çenem durmuyor. Bütün kadınlığımı ortaya seriyor dilim, nefes bile almıyorum konuşurken. Zaman yok, anlatmam lazım neleri göze alıp, nelerden vazgeçmiş gibi yaptığımı. Gurur duyarsa benimle, o zaman, yok olduğumda, beni kendi kendine var edebilir. Kaygım, onun ellerinde tekrar şekillenmek, bu yüzden doğru bilsin istiyorum beni. O ise sadece dinlermiş gibi yapmasının utancını duyuyor ben konuşurken.
En sonunda susuyorum, ikimiz de derin bir nefes alıyoruz. Ve birden ne kadar güzel olduğumu farkediyor sessizliğimin içinde. Gözlerimin kenarındaki çok da derinleşmemiş kırışıklıkları inceliyor ilgiyle. Gözleri ağzımı bulduğumda dilimi ısırıyorum tekrar konuşmaya başlamamak için. Beceriksizce gülümsüyorum.
Oturduğu sandalyeden kalkıp, masamızdaki şekerliği devirerek öpüyor beni. Dökülen toz şeker, masanın üzerine kendine bir yol çiziyor. Şekerin beyazı dirseklerime batıyor. Öperken beni, sanki içime bağırıyor adam, kulaklarım uğulduyor, sessizce bekliyorum mide bulantım geçsin diye. Ben de böyle aşık olabiliyorum. Sonra yerine oturuyor yine, dilim onun ağzında kalıyor.
Bir daha konuşmuyorum…."
………………………………….
Elimi tutuyor birden, soruyor, “nasıl geldik buraya?” Masallardan bir tanesini seçmesini istiyorum, seçiyor,
anlatıyorum.
Bu hiç olmuyor...
………………………………….
Aramıza inen perdede adam kadını bir tren garında terkediyor.
Hoyrat bir korkaklığı vardı sanki.
Bu onun hikayesi…
………...........
İçimdeki bıçakları bileyliyorum. Ben ancak böyle veda edebiliyorum.
Birini öldürmek için, önce kendindekini öldürmelisin.
Deniyorum,
oluyor.
Kalp ağzını açtı mı bir kere, ya ne dediğini bilmiyordu, ya da anlattığı hikayeye biz hazır değildik.
"Plastik bir zarafetin taştan sukuneti ile içindeki bıçakları bileyliyor. O böyle aşık olabiliyor. Bildiğim hiç bir yüze benzemiyor yüzü ve herkes tanıdık onun yüzünde. Çizdiği resme basmama sadece tek bir adım kalmışken, içimde doğrularla yanlışlar birbirini eziyor. Adamın gölgeli yanı kapatıyor dünyanın bütün acımasızlığını, ve o gölgelikte yine seviyorum dünyayı, bende öldürdüğü onca masuma rağmen.
İnsanlığı da yoruluyor insanın bir yerden sonra. Yeter demek zor geliyor.
Dinlemeye karar verdiğinde beni, ya anlatmak istemezsem diye korkuyorum. Masumca söylenilen bir yalandan, yakabilir miyim elimdekini, elimle birlikte? “Yalanını seveyim” demek istiyorum da –insan tarafım-, diyemiyorum. Halbuki ben onu, yalanına kadar sevmek istiyorum."
Dedim, bu hikaye her zaman anlatılanlardan değil diye. Kalp ağzını açtı mı bir kere, denesene elinle ağzını kapatmayı,
ısırıverir…
………………………………….
"Az konuşmasına inat, benim çenem durmuyor. Bütün kadınlığımı ortaya seriyor dilim, nefes bile almıyorum konuşurken. Zaman yok, anlatmam lazım neleri göze alıp, nelerden vazgeçmiş gibi yaptığımı. Gurur duyarsa benimle, o zaman, yok olduğumda, beni kendi kendine var edebilir. Kaygım, onun ellerinde tekrar şekillenmek, bu yüzden doğru bilsin istiyorum beni. O ise sadece dinlermiş gibi yapmasının utancını duyuyor ben konuşurken.
En sonunda susuyorum, ikimiz de derin bir nefes alıyoruz. Ve birden ne kadar güzel olduğumu farkediyor sessizliğimin içinde. Gözlerimin kenarındaki çok da derinleşmemiş kırışıklıkları inceliyor ilgiyle. Gözleri ağzımı bulduğumda dilimi ısırıyorum tekrar konuşmaya başlamamak için. Beceriksizce gülümsüyorum.
Oturduğu sandalyeden kalkıp, masamızdaki şekerliği devirerek öpüyor beni. Dökülen toz şeker, masanın üzerine kendine bir yol çiziyor. Şekerin beyazı dirseklerime batıyor. Öperken beni, sanki içime bağırıyor adam, kulaklarım uğulduyor, sessizce bekliyorum mide bulantım geçsin diye. Ben de böyle aşık olabiliyorum. Sonra yerine oturuyor yine, dilim onun ağzında kalıyor.
Bir daha konuşmuyorum…."
………………………………….
Elimi tutuyor birden, soruyor, “nasıl geldik buraya?” Masallardan bir tanesini seçmesini istiyorum, seçiyor,
anlatıyorum.
Bu hiç olmuyor...
………………………………….
Aramıza inen perdede adam kadını bir tren garında terkediyor.
Hoyrat bir korkaklığı vardı sanki.
Bu onun hikayesi…
………...........
İçimdeki bıçakları bileyliyorum. Ben ancak böyle veda edebiliyorum.
Birini öldürmek için, önce kendindekini öldürmelisin.
Deniyorum,
oluyor.
17 Ekim 2009 Cumartesi
questions
can you see the pain?
can you keep it for me?
can you feel the same?
can you close the case?
do you have a heart?
are you ready for a revolution?
are we growing up
or
dying?
you will find the exit by yourself
can you keep it for me?
can you feel the same?
can you close the case?
do you have a heart?
are you ready for a revolution?
are we growing up
or
dying?
you will find the exit by yourself
21 Eylül 2009 Pazartesi
inan
gökkuşağına inanmak yerine ağaçlara inanmak zamanı. bavulunu toplamışların tekrar evlerine döneceklerine inanmak yerine onları gidecekleri yere kadar bırakma zamanı. veda, etmekten korktuğun kadar kötü değil, bunu kabul etme zamanı. geriye doğru yürürken aslında hiç doğmamış olduğundan şüphe etme zamanı. Onun hayatının sana değmesini engellemek için bavullarını toplama zamanı. gidilecek yerlere yalnız gitme zamanı. durup bir düşünme zamanı. nereden geldiğini veya nereye gittiğini değil sadece ayağını bastığın toprağın hayatını anlama zamanı. kederden ölünecekse veya mutluluktan uçulacaksa dürüst olma zamanı. yalansız yaşanmıyor diyorsa, ona bir gülümseme borçlu olduğunu unutma zamanı. her unutuşun bir hatıranın üzerinden havalandığını hatırlama zamanı. rengarenk bir gökkuşağını, sırtını yaşlı bir ağaca yaslayarak seyredebileceğine inanmak zamanı-dır.
30 Ağustos 2009 Pazar
merhaba - trauma
Sadece bir kelime mesafedesin… tek kelime ile tekrar görünür olacaksın… gördüğümü sevmeyeceğim, gördüğünü sevmeyeceksin… anahtarlarını yuttuğumuz kapıların kilitleri… bu yüzden ıstırabımız… bu yüzden karnımızdan kalbimize yürüyen iltihabımız... unutkan bir deniz feneri tutacaksın… karanlık denizin balıkları dansedecek, her hareketinle… geriye doğru her unutuşunda, gün doğumuna avlanan uğurböcekleri artık olmayacak…
Bazen içinde insan barındıramaz aşk… ve tekrar edemez kendini…
Bu yüzden sadece bir kelime mesafedesin… tek kelime ile görünür olacaksın…
seni sevmeyeceğim
beni sevmeyeceksin
Bazen içinde insan barındıramaz aşk… ve tekrar edemez kendini…
Bu yüzden sadece bir kelime mesafedesin… tek kelime ile görünür olacaksın…
seni sevmeyeceğim
beni sevmeyeceksin
29 Ağustos 2009 Cumartesi
yavaşla III - reddetmek
Kendi kendini reddediyor aşk. Bir öğle üzeri yastığa kafanı koyup, artık sonuna gelmiş bir hikayenin son cümlesini kafanda döndürüp duruyorsun.
"…söküp atmalıyım seni içimden. atmalıyım ki nefes alacak yer açılsın bana…"
Sen şimdi kapkara gölgelere rağmen fişi çekebiliyorsan, acı çeken için, bedenin isteklerine arkanı dönüp, tersine de açılabileceğini hiç düşünmediğin o kapıyı - yapana saygından- çarpmadan kapatıp çıkabiliyorsan, yani kafanı kesebiliyorsan,
suskun bir rüzgar seni savurmaya başlamış demek ki…
Red oyum sana…
"…varlığın yokluğuna eşitlendi içimde, seni bana dönüştürdü. Güzelliğim karşısında büyüleniyorum ve bir o kadar da midem bulanıyor. Benim kadar midemin bulantısı. Kocaman insanların arasında, yalnız başına dans edersin hani, dönüp durmaktan miden bulanır. Çok da içkili değilsindir üstelik ve mutlusundur. O kocaman insanlar sana dönüp baktıkça daha çok dans edersin, sen dans ettikçe miden daha çok bulanır…”
Çok kalabalığız burada, zihnimde. Kocaman fikirler, upuzun cümleler, dans eden ben, bendeki sen, sendeki ben…hepsi bir ağızdan konuşuyor, hiç susmadan."
Renkli topların döndüğü rengarenk bir yer/her yer.
not : ışıkları kapat..
Aşk,
rahminden melekleri doğuran, kara kanatlı şeytan. Bundandır ki eline geçirdigi insanoğlunu nefessiz bırakırken, bir yandan da gülümsemesi için zorlayan. Yüzünü iki tarafından iğneleyen aslında
insaniyetinin soytarılığı
Soru: Gerçek delilerden kim korkar?
Sadece gerçek deliler…
…içimdeki demir parmaklıklara bakıyorum, duruyorlar. Demek ki hala buradasın. Ne çok özlüyorum seni, hiç tanışmamışız gibi. Yoldan geçen adam kadar tanıdık yüzüne inat, mıknatısın artı ucunda duruyor kokun. Kollarını boynuma dolayıp , burun deliklerimden girip zihnimi karışıtıran kokun bin yıllık, sesin yabancı.
ne demiştin bana öyle?
Tek bir kelime üzerine yazmaya başlıyorum, satırlar satırları getiriyor. Ben yazdıkça, sen hafifliyorsun, çözülüyorsun durduğun yerde. Tek bir iplik kalmış çekmediğim. Elim gidiyor, geri çekiyorum. Yara kabuğu gibisin, koparsam seni canımın acısına rağmen. Kanasan sen de doya doya. Yalnız olsak, yapayalnız kalsak, bir başımıza,
ilişmesek…
Çözülüp de hiçbir şey kalmayınca senden anladım,
hiç olmamışsın.
Ve ben
sana ayıp etmişim, insanlığıma verebilir misin?
Tek nefeste gidersem,
Beni affeder misin?
"…söküp atmalıyım seni içimden. atmalıyım ki nefes alacak yer açılsın bana…"
Sen şimdi kapkara gölgelere rağmen fişi çekebiliyorsan, acı çeken için, bedenin isteklerine arkanı dönüp, tersine de açılabileceğini hiç düşünmediğin o kapıyı - yapana saygından- çarpmadan kapatıp çıkabiliyorsan, yani kafanı kesebiliyorsan,
suskun bir rüzgar seni savurmaya başlamış demek ki…
Red oyum sana…
"…varlığın yokluğuna eşitlendi içimde, seni bana dönüştürdü. Güzelliğim karşısında büyüleniyorum ve bir o kadar da midem bulanıyor. Benim kadar midemin bulantısı. Kocaman insanların arasında, yalnız başına dans edersin hani, dönüp durmaktan miden bulanır. Çok da içkili değilsindir üstelik ve mutlusundur. O kocaman insanlar sana dönüp baktıkça daha çok dans edersin, sen dans ettikçe miden daha çok bulanır…”
Çok kalabalığız burada, zihnimde. Kocaman fikirler, upuzun cümleler, dans eden ben, bendeki sen, sendeki ben…hepsi bir ağızdan konuşuyor, hiç susmadan."
Renkli topların döndüğü rengarenk bir yer/her yer.
not : ışıkları kapat..
Aşk,
rahminden melekleri doğuran, kara kanatlı şeytan. Bundandır ki eline geçirdigi insanoğlunu nefessiz bırakırken, bir yandan da gülümsemesi için zorlayan. Yüzünü iki tarafından iğneleyen aslında
insaniyetinin soytarılığı
Soru: Gerçek delilerden kim korkar?
Sadece gerçek deliler…
…içimdeki demir parmaklıklara bakıyorum, duruyorlar. Demek ki hala buradasın. Ne çok özlüyorum seni, hiç tanışmamışız gibi. Yoldan geçen adam kadar tanıdık yüzüne inat, mıknatısın artı ucunda duruyor kokun. Kollarını boynuma dolayıp , burun deliklerimden girip zihnimi karışıtıran kokun bin yıllık, sesin yabancı.
ne demiştin bana öyle?
Tek bir kelime üzerine yazmaya başlıyorum, satırlar satırları getiriyor. Ben yazdıkça, sen hafifliyorsun, çözülüyorsun durduğun yerde. Tek bir iplik kalmış çekmediğim. Elim gidiyor, geri çekiyorum. Yara kabuğu gibisin, koparsam seni canımın acısına rağmen. Kanasan sen de doya doya. Yalnız olsak, yapayalnız kalsak, bir başımıza,
ilişmesek…
Çözülüp de hiçbir şey kalmayınca senden anladım,
hiç olmamışsın.
Ve ben
sana ayıp etmişim, insanlığıma verebilir misin?
Tek nefeste gidersem,
Beni affeder misin?
23 Ağustos 2009 Pazar
formül-a
Yeni çarşaflar seriyorum yatağa… ayaklarımı sağlamlaştırıyorum yere, çiviler sokuyorum… topuk sesleri geliyor üst kattaki martıların… aritmetikle çözülen hayatın bendeki anlamını yeni bir formülle tekrar deniyorum… iki kolumun açıklığı kadar yaşayabilirim… ancak bendeki film karesini sevebilirim... sen sevebildin mi kareni… -beni sana beni sana-... kocaman bir adım kadar kaldı… bazıları döner, bazıları sessizce fısıldar, bazıları avazlanır… ben kendimi çiviliyorum yatağıma… ensemdeki delik büyüyor.. kapkara bir üzüm tanesine başımı yaslayıp ağlıyorum… çam balı kokuyor heryer… odanın parkelerinde gözüm…. kocaman bir göz avucumun içindeki Fatima’dan beri… bütün duvarları gösteren ayna avucumdaki Fatima… yeni bir formül arıyorum… çöldeki kurbağanın mesanesinde bütün yaşam… yeni bir formül arıyorum.. çatlak giderek büyüyor… vardığım yerden siliniyor… başladığı yere geri dönüyor herşey…
çam balı kokuyor heryer
yeni bir formül deniyorum…
bittin
değil mi?
çam balı kokuyor heryer
yeni bir formül deniyorum…
bittin
değil mi?
6 Ağustos 2009 Perşembe
kör
En çok kalabalık içinde yalnız kalırız. En tok, sofrada kürdan koyacak yer bulamadığımız zamandır. En büyüğümüz en küçüğümüzü ayağı ile ezdiği an varolur. Ve en küçüğümüz sağ kolunu vermeye hazır olduğunda,
büyür.
En güvenlisi onun kollarıdır. Aşk, en güvensiz ve en karşı konulmaz yerin yine onun kolları olduğu zamana verilen addır.
En sabırlımız dişlerini dökerken, en sabırsız olan masaya parmaklarını vurur.
En inançlımız aynaya bakmazken, “aslında yokuz” diye bağıranımız düşeni havada yakalar koltuk altından.
Körlerimiz görür, görlerimiz körmez bile.
Sahiplerimiz ipimizi bırakırken, özgürlük için öldürenler, özgürlük için ölenlerin mezarına tükürür.
En cesaretlimiz zırhlar giyerken, en cesaretsiz olanımız incecik bir ağacın arkasına saklanır.
En terbiyelimiz annemizken, en terbiyesizimizi annemizle aynı yatakta buluveririz.
Görlerimiz körken, körlerimiz
gülerken…
En çok bağıranın yanına koşarız, en sessiz duranımızın daha çok canı yanar, bilmeyiz. En çok sessizlikte duyarız, en sağırımız en çok konuşanımızdır.
Azı karar diyenin hep yastığının altı doludur da, avucundakini başkasının avucuna koyanın elleri kanar.
enler, boylara geçerken,
görlerimiz kör, körlerimiz
gülerken
ben
çok sıkılıyorum…
büyür.
En güvenlisi onun kollarıdır. Aşk, en güvensiz ve en karşı konulmaz yerin yine onun kolları olduğu zamana verilen addır.
En sabırlımız dişlerini dökerken, en sabırsız olan masaya parmaklarını vurur.
En inançlımız aynaya bakmazken, “aslında yokuz” diye bağıranımız düşeni havada yakalar koltuk altından.
Körlerimiz görür, görlerimiz körmez bile.
Sahiplerimiz ipimizi bırakırken, özgürlük için öldürenler, özgürlük için ölenlerin mezarına tükürür.
En cesaretlimiz zırhlar giyerken, en cesaretsiz olanımız incecik bir ağacın arkasına saklanır.
En terbiyelimiz annemizken, en terbiyesizimizi annemizle aynı yatakta buluveririz.
Görlerimiz körken, körlerimiz
gülerken…
En çok bağıranın yanına koşarız, en sessiz duranımızın daha çok canı yanar, bilmeyiz. En çok sessizlikte duyarız, en sağırımız en çok konuşanımızdır.
Azı karar diyenin hep yastığının altı doludur da, avucundakini başkasının avucuna koyanın elleri kanar.
enler, boylara geçerken,
görlerimiz kör, körlerimiz
gülerken
ben
çok sıkılıyorum…
4 Ağustos 2009 Salı
swimming with fishes
Gölgem sana doğru uzuyor. Güneş ensemden vururken beni, sadece saçlarım anlıyor seni. Rüzgarların göğsüme doğru, kalbimin kırığı sızlıyor esintinde. Kalbimin sızısını bir tek ellerin anlıyor. Üç tane yıldız var göğsümde, göğüs kafesimde bitiyor ışıkları. O yıldızları bir tek balıklar görüyor.
Yaşadığına inanan bir tek sen varsın. Olmadığın kadar güzel, görmediğim kadar siyah, anlamadığım kadar gerçeksin.
Sen rüzgarla gelensin
öyle de gidersin…
Yaşadığına inanan bir tek sen varsın. Olmadığın kadar güzel, görmediğim kadar siyah, anlamadığım kadar gerçeksin.
Sen rüzgarla gelensin
öyle de gidersin…
4 Mart 2009 Çarşamba
bak şimdi ne kaldı picasso
Bak şimdi ne kaldı,
Dünyanın gidişatına sağ ayağımı uydurabilmeye yeni alışmışken, sol ayağım pespembe bir çamurun içine saplanıp kaldı. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal devleri misali, bir ayağım yerde bir ayağım gökte Picasso’nun resimlerinden biraz halliceyim.
Ben bir zamanlar güneşin etrafında uçan melekler görürdüm. Şimdi onların mavi kanatları çoktan yandı. Yanan kanatlarının acısından olsa gerek, pek bir mutsuz, pek bir insanca yaşamaya başladılar. Canlarının acısına acıdılar. Ve ben sırf eski yaralarım açılmasın, canım yanmasın diye, -biraz da utancımdan- onların yüzüne bakamıyorum artık. Gözlerinden akan yaşları görmezden gelip sağ ayağımla ağır aksak hayatıma devam ediyorum. Tıpkı bir zamanlar bana yaptığı gibi.
Ölmediğine şükredemeyecek kadar yoruyorum bu vücudu. Hissizleşmek istiyorum, ruhumun sesi çıkmasın diye.
Öyle güzel, öyle hazin hazırlıyorum ki sonumu, gömmeye kıyamayacaklar…
…………………………………
Bak şimdi ne kaldı,
Kemikleri kırılmış bir çift kalp
Kanatsız mutsuz eski melekler, artık mavi de değiller üstelik.
Ben; tek bacaklı, bir tarafı yanık Picasso modeli
………………………………..
Acıyalım mı?
Acıtalım mı?
Dünyanın gidişatına sağ ayağımı uydurabilmeye yeni alışmışken, sol ayağım pespembe bir çamurun içine saplanıp kaldı. Bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal devleri misali, bir ayağım yerde bir ayağım gökte Picasso’nun resimlerinden biraz halliceyim.
Ben bir zamanlar güneşin etrafında uçan melekler görürdüm. Şimdi onların mavi kanatları çoktan yandı. Yanan kanatlarının acısından olsa gerek, pek bir mutsuz, pek bir insanca yaşamaya başladılar. Canlarının acısına acıdılar. Ve ben sırf eski yaralarım açılmasın, canım yanmasın diye, -biraz da utancımdan- onların yüzüne bakamıyorum artık. Gözlerinden akan yaşları görmezden gelip sağ ayağımla ağır aksak hayatıma devam ediyorum. Tıpkı bir zamanlar bana yaptığı gibi.
Ölmediğine şükredemeyecek kadar yoruyorum bu vücudu. Hissizleşmek istiyorum, ruhumun sesi çıkmasın diye.
Öyle güzel, öyle hazin hazırlıyorum ki sonumu, gömmeye kıyamayacaklar…
…………………………………
Bak şimdi ne kaldı,
Kemikleri kırılmış bir çift kalp
Kanatsız mutsuz eski melekler, artık mavi de değiller üstelik.
Ben; tek bacaklı, bir tarafı yanık Picasso modeli
………………………………..
Acıyalım mı?
Acıtalım mı?
22 Ocak 2009 Perşembe
Aşk - Akıl
Teras
Karanlıkta kalan yüzümün sol tarafı, yastık izi olan…Yatagın sag tarafı, senin tarafın(dı). Tarafsız davranmak gerekirse gittigini anlamam bayagı uzun sürdü. Uzun ve derin bir sabahın karlanmıs terasında, elime aldıgım kar tanesinin erime süresinde anladım nihayet gittigini. O zamana kadar neden anlayamadıgımı bilemiyorum, sanırım dondum ben o gün. Donarak ölmek istedigimi hatırlıyorum sadece. Daha kar yagmamıstı, üzerimde geceligimle, terasta bütün gece gelecek günü beklemistim. Sensiz uyudugum ilk geceydi, "yanlıs karar, devam etmeliyiz" demek için aniden uyanıp ısıgı yaktıgımda, sag tarafım yoktu. Yastıgında kalan bir kaç saç teline baktım. Kalktım, içimdeki sessizligi anlamadan, çıglık atmakla uyumak arasında gidip gelerek odaya baktım,
duvarlar aynı renkti…
Donarak ölmek kolay degilmis, kocaman bir şehrin ayazı sadece adamın cigerlerine islermis.
O gece, ilk bunu anladım…
Kan ve Kahve
Gözlerimi açamıyor olmamın sebebi, gözümün altındaki lekelerin olusması ile aynı, dün gece de agladım. Sıkıldım artık ıslanıp kurumaktan, anlattıgım yorucu hikayelerden, gördügüm uzun rüyalardan. Güzel seyler düsünmek, güzel seyler düslemek her zaman olmuyor. Deli kanlı insanların da düsleri ellerinde kırılıp avuçlarını
kanatabiliyor….
Avuçlarımdaki kanın dudaklarında bırakacagı tadı merak ettim. Kandaki metalin tadı dudaklarına degdigi zaman gelir misin? Ya da söz versem, sözler versem, güzel sözler söylesem??
Sana, seni sevdigimi söylesem.. ve hep sevecegimi…
kahve yapsam sana?
Akıl
Sırt agrısı, kalp agrısının bittigi yerde baslıyor. Yani kalp agrısı esasen bitmiyor, sınırlardan bahsediyorum. Sırtımda, ince bir çizgide birlesiyor iki ağrı. Çok canımı yakıyorlar. Agrı, eşigini geçtiginde, aşkı ararken akıl buluyorsun. Artık canının yanmasıyla ilgilenmediginde, acılarınla birlikte kendine acımaların da durdugunda ve kendini yatagın sag tarafından sol tarafına çevirebilecek gücü buldugunda, -başın dönmeden- akıl seni bekliyor oluyor. Gergin topuz saçları ve sivri çenesi, güleryüzüne hiç de yakısmayan incecik dudaklarının aralıgından çıkan tok sesiyle şöyle diyor:
"evet, bittiyse işimize bakalım"…
Ironi
Bitsin istemiyorum ki ben…Hem akıl su anda en ihtiyacım olmayan sey…Akıl, seni güzel bir cenaze töreniyle gömmek demek. Akıl, yanan o güzelim atesin üzerine bir kova su dökmek demek. Halbuki benim, benzin dökesim var o atese, yapamayısımın sebebi, bir kaç gündür iyi uyuyamamaktan. Gücüm tükeniyor…
Hala biraz gücüm varken, biraz daha sevmek istiyorum seni.
Akıl demek sen demek….olsaydı, ben, ben olmazdım sen de bu sabah sag taraftan sırtımı öpüyor olurdun muhtemelen…
Ironinin bendeki açılımı: “Al bıçagı, sok kalbine. Çevir dur…”
Cinayetten Intihara
(Bir tek sen mi sandın, aynısından bende de var)
"Planlı sadece cinayet islenir" diyerekten, yaman bir intihar girisimi benim sana olan aksim. Kazara ölenlerden değilim, kendimi bosluga bıraktım. Beni tutup tutmayacagının önemi yok, sadece orada oldugunu bilmek yeterli. Yerçekimi kanununun, aero-dinamik kanunları ile birlesip beni nasıl bir hızla yere çakacagının da pekala farkındaydım. Cinayet isleyemeyecek kadar yeteneksiz biri oldugum için de intihar kaçınılmaz. Ruhsal intiharım önceleri bir cesaret örnegi gibi göründüyse de sana, yere düsme hızım arttıkça, benim sadece zavallı bir hasta oldugumu düsünmeye baslayarak gözlerini kapattın.
Göz göre göre yere çakıldım, bir tek sen görmedin…
intiharla basladım,
cinayetle bitirdin.
Rönesans - Tersinden
Tek bildigim akıl aramadıgım. Akıl mükemmeli önerir, halbuki ben seni istiyorum, çok çalıstım üzerinde.
Hatırlamak istemedigim bir sürü seçim yaptın, gittin geldin, sonra yine gittin sonra geldin. Dönecegini bilerek bekledigim için, korkunç bir oyuna dönüstün içimde. Hiç bir zaman kurban rolü biçmedim kendime, katil ben de olabilirdim pekala. Suç bedende saklı kaldıgı sürece, sorun olmamalıydı. Üzerine sinen kokuları, üzerime sinen korkularla birlestirmemeye çalıstım. Diyorum ya; çok çalıstım üzerinde. Bir heykeltras titizliginde, dikkatli ve sessizce. Törpüledigimin, bir yandan da kendim oldugunun farkında olarak, bunun iyi bir sey oldugunu sanarak. Yonttugumun kendimden oldugunu, ama sekillenmesi için es zamanlı kendimi de yontmam gerektiginin acısını bilerek, duyarak…
Sırt agrım bu yüzden olsa gerek, fazla yontulmaktan….Kalp kırgınlıgım da bu yüzden…
Küçük bir dikkatsizlik sonucu törpünün sivri ucu kalbime saplandı.
Acısını bile duymadım…
O yüzden bu kadar kolay "ben gidiyorum" diyebildim sana. Acı sonra geldi, "tamam git o zaman" dediginde…
g i t...
o...
z aman...
Tarifi mümkün olmayan bir kulak uguldaması gözlerimin önündeki sise çarpıp bine katlanmıs sekliyle vücudumda yankılandı. Çok kolay çıkmıstı o iki cümle agızlarımızdan.
-Ben gidiyorum,
-Git o zaman…
Burasını bilmiyordum, benim menzilim degildi. Tek bildigim dayanacak gücümün kalmadıgıydı. Gitme denilmeyecekti, ama bekledigim tek sey bir kaç dakika sessizlikti. O sessizligin içinden süzülüp gidecektim nasıl olsa.
Sis….
Kulak uguldaması…
Sis….
Kulak uguldaması…
Biraz ara…
Benci
Sokak kapısı arkamdan kapandıktan sonra her sey önemini yitirdi. Ne kurulan cümleler, o kurulan cümlelere karsılık kurulan yeni cümleler, tekrar tekrar kurulan ayna cümleler...Ne çok konusuyoruz allahım, tek derdimiz kendimizi anlatmak. Birbirimizden farkımız olmadıgını bildigimizden belki de, "ben" diye baslayan cümlelerin içinde derin bir acı yatıyor. Çünkü biliyoruz ki, senin benden hiç bir farkın yok, her gün aynı atmosfere dalıp, aynı çukurlara düsüp, aynı aşkın içinde kayboluyoruz. Ve ben, kendimi bile dinlemek istemezken, "ben" diye baslayan yabancı kaynaklı cümleleri dinlemek istemiyorum!
Dinlemedin ki beni....Halbuki en bastan “canımı yakma” demistim, sessizce yüzüme baktıgında ise, cümleyi anladıgına emindim.
“Canımı yakma, çünkü yakama yapısan keder benim degil, birilerinden emanet” dedim
Dinlemedin…
Bosluk – Merdiven
Geri dönecek gücü bulsaydım, kapıyı açıp kollarına atlardım "vazgeçtim, çok saçma, seni seviyorum...kahve içelim mi?" diye. Ama laf agızdan bir kere çıkmıstı, daha da kötüsü bacaklarım bu çöp haline dönüsmüs bedeni tasımıyordu. Gidebilme cesaretini göstermek, çok iyi bildigin bir sokakta kaybolmak kadar sasırtcı, hatta komik, bir o kadar da korkunçtu. Ikimizde de anahtarı olan, ama bir daha hiç bir zaman açmayacagımız bir kapıyı kapattım.
Acaba o merdivende ne kadar oturdum? ...Ve sen ne kadar kapının arkasında durdun?
Bilmiyorum....
Kavga
Bildigin yasadıgına yetmedigi zaman, karnına tekmeyi yiyorsun. Bütün içsel gevezeliklerin sonunu getiren esaslı bir tekme o, nefesini kesen cinsinden. Ayaga kalkıp yürüyebilirsen ne ala, yoksa kan tükürüyor insan. Her zaman iyi bir boksör olmakla övünen ben, kan tüküren bir zavallıya dönüsmemi karsı kaldırımdan oturup seyrettim, günlerce...
Günlerce....
Aşk - Akıl
Kazananın olmadıgı, ama kaybedenin de yasamadıgı bu sehrin sokaklarında, sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Kaybeden olmamak için degil, sadece birbirimizi kaybetmemek için. Kalabalık bir sehirde "biz" olmak zordu çünkü. Kalabalık bir zihinde sessiz kalmanın zor oldugu gibi.
Simdi ise hersey çok sessiz, kalbim sagır. Sadece bir çengelli igne ile takılı kaldın zihnime. Bütün canlılıgınla duruyorsun, bütün güzelligin ve sakinliginle, solgun sarı gülüsün ve gri gökyüzünden daha kasvetli ketum halinle.
Bu yüzden sonbaharı hep biraz daha çok sevecegim diger mevsimlerden…
Bir aklın alamayacagi kadar aşıgım sana.
Onun için aklım beklemek zorunda…
Karanlıkta kalan yüzümün sol tarafı, yastık izi olan…Yatagın sag tarafı, senin tarafın(dı). Tarafsız davranmak gerekirse gittigini anlamam bayagı uzun sürdü. Uzun ve derin bir sabahın karlanmıs terasında, elime aldıgım kar tanesinin erime süresinde anladım nihayet gittigini. O zamana kadar neden anlayamadıgımı bilemiyorum, sanırım dondum ben o gün. Donarak ölmek istedigimi hatırlıyorum sadece. Daha kar yagmamıstı, üzerimde geceligimle, terasta bütün gece gelecek günü beklemistim. Sensiz uyudugum ilk geceydi, "yanlıs karar, devam etmeliyiz" demek için aniden uyanıp ısıgı yaktıgımda, sag tarafım yoktu. Yastıgında kalan bir kaç saç teline baktım. Kalktım, içimdeki sessizligi anlamadan, çıglık atmakla uyumak arasında gidip gelerek odaya baktım,
duvarlar aynı renkti…
Donarak ölmek kolay degilmis, kocaman bir şehrin ayazı sadece adamın cigerlerine islermis.
O gece, ilk bunu anladım…
Kan ve Kahve
Gözlerimi açamıyor olmamın sebebi, gözümün altındaki lekelerin olusması ile aynı, dün gece de agladım. Sıkıldım artık ıslanıp kurumaktan, anlattıgım yorucu hikayelerden, gördügüm uzun rüyalardan. Güzel seyler düsünmek, güzel seyler düslemek her zaman olmuyor. Deli kanlı insanların da düsleri ellerinde kırılıp avuçlarını
kanatabiliyor….
Avuçlarımdaki kanın dudaklarında bırakacagı tadı merak ettim. Kandaki metalin tadı dudaklarına degdigi zaman gelir misin? Ya da söz versem, sözler versem, güzel sözler söylesem??
Sana, seni sevdigimi söylesem.. ve hep sevecegimi…
kahve yapsam sana?
Akıl
Sırt agrısı, kalp agrısının bittigi yerde baslıyor. Yani kalp agrısı esasen bitmiyor, sınırlardan bahsediyorum. Sırtımda, ince bir çizgide birlesiyor iki ağrı. Çok canımı yakıyorlar. Agrı, eşigini geçtiginde, aşkı ararken akıl buluyorsun. Artık canının yanmasıyla ilgilenmediginde, acılarınla birlikte kendine acımaların da durdugunda ve kendini yatagın sag tarafından sol tarafına çevirebilecek gücü buldugunda, -başın dönmeden- akıl seni bekliyor oluyor. Gergin topuz saçları ve sivri çenesi, güleryüzüne hiç de yakısmayan incecik dudaklarının aralıgından çıkan tok sesiyle şöyle diyor:
"evet, bittiyse işimize bakalım"…
Ironi
Bitsin istemiyorum ki ben…Hem akıl su anda en ihtiyacım olmayan sey…Akıl, seni güzel bir cenaze töreniyle gömmek demek. Akıl, yanan o güzelim atesin üzerine bir kova su dökmek demek. Halbuki benim, benzin dökesim var o atese, yapamayısımın sebebi, bir kaç gündür iyi uyuyamamaktan. Gücüm tükeniyor…
Hala biraz gücüm varken, biraz daha sevmek istiyorum seni.
Akıl demek sen demek….olsaydı, ben, ben olmazdım sen de bu sabah sag taraftan sırtımı öpüyor olurdun muhtemelen…
Ironinin bendeki açılımı: “Al bıçagı, sok kalbine. Çevir dur…”
Cinayetten Intihara
(Bir tek sen mi sandın, aynısından bende de var)
"Planlı sadece cinayet islenir" diyerekten, yaman bir intihar girisimi benim sana olan aksim. Kazara ölenlerden değilim, kendimi bosluga bıraktım. Beni tutup tutmayacagının önemi yok, sadece orada oldugunu bilmek yeterli. Yerçekimi kanununun, aero-dinamik kanunları ile birlesip beni nasıl bir hızla yere çakacagının da pekala farkındaydım. Cinayet isleyemeyecek kadar yeteneksiz biri oldugum için de intihar kaçınılmaz. Ruhsal intiharım önceleri bir cesaret örnegi gibi göründüyse de sana, yere düsme hızım arttıkça, benim sadece zavallı bir hasta oldugumu düsünmeye baslayarak gözlerini kapattın.
Göz göre göre yere çakıldım, bir tek sen görmedin…
intiharla basladım,
cinayetle bitirdin.
Rönesans - Tersinden
Tek bildigim akıl aramadıgım. Akıl mükemmeli önerir, halbuki ben seni istiyorum, çok çalıstım üzerinde.
Hatırlamak istemedigim bir sürü seçim yaptın, gittin geldin, sonra yine gittin sonra geldin. Dönecegini bilerek bekledigim için, korkunç bir oyuna dönüstün içimde. Hiç bir zaman kurban rolü biçmedim kendime, katil ben de olabilirdim pekala. Suç bedende saklı kaldıgı sürece, sorun olmamalıydı. Üzerine sinen kokuları, üzerime sinen korkularla birlestirmemeye çalıstım. Diyorum ya; çok çalıstım üzerinde. Bir heykeltras titizliginde, dikkatli ve sessizce. Törpüledigimin, bir yandan da kendim oldugunun farkında olarak, bunun iyi bir sey oldugunu sanarak. Yonttugumun kendimden oldugunu, ama sekillenmesi için es zamanlı kendimi de yontmam gerektiginin acısını bilerek, duyarak…
Sırt agrım bu yüzden olsa gerek, fazla yontulmaktan….Kalp kırgınlıgım da bu yüzden…
Küçük bir dikkatsizlik sonucu törpünün sivri ucu kalbime saplandı.
Acısını bile duymadım…
O yüzden bu kadar kolay "ben gidiyorum" diyebildim sana. Acı sonra geldi, "tamam git o zaman" dediginde…
g i t...
o...
z aman...
Tarifi mümkün olmayan bir kulak uguldaması gözlerimin önündeki sise çarpıp bine katlanmıs sekliyle vücudumda yankılandı. Çok kolay çıkmıstı o iki cümle agızlarımızdan.
-Ben gidiyorum,
-Git o zaman…
Burasını bilmiyordum, benim menzilim degildi. Tek bildigim dayanacak gücümün kalmadıgıydı. Gitme denilmeyecekti, ama bekledigim tek sey bir kaç dakika sessizlikti. O sessizligin içinden süzülüp gidecektim nasıl olsa.
Sis….
Kulak uguldaması…
Sis….
Kulak uguldaması…
Biraz ara…
Benci
Sokak kapısı arkamdan kapandıktan sonra her sey önemini yitirdi. Ne kurulan cümleler, o kurulan cümlelere karsılık kurulan yeni cümleler, tekrar tekrar kurulan ayna cümleler...Ne çok konusuyoruz allahım, tek derdimiz kendimizi anlatmak. Birbirimizden farkımız olmadıgını bildigimizden belki de, "ben" diye baslayan cümlelerin içinde derin bir acı yatıyor. Çünkü biliyoruz ki, senin benden hiç bir farkın yok, her gün aynı atmosfere dalıp, aynı çukurlara düsüp, aynı aşkın içinde kayboluyoruz. Ve ben, kendimi bile dinlemek istemezken, "ben" diye baslayan yabancı kaynaklı cümleleri dinlemek istemiyorum!
Dinlemedin ki beni....Halbuki en bastan “canımı yakma” demistim, sessizce yüzüme baktıgında ise, cümleyi anladıgına emindim.
“Canımı yakma, çünkü yakama yapısan keder benim degil, birilerinden emanet” dedim
Dinlemedin…
Bosluk – Merdiven
Geri dönecek gücü bulsaydım, kapıyı açıp kollarına atlardım "vazgeçtim, çok saçma, seni seviyorum...kahve içelim mi?" diye. Ama laf agızdan bir kere çıkmıstı, daha da kötüsü bacaklarım bu çöp haline dönüsmüs bedeni tasımıyordu. Gidebilme cesaretini göstermek, çok iyi bildigin bir sokakta kaybolmak kadar sasırtcı, hatta komik, bir o kadar da korkunçtu. Ikimizde de anahtarı olan, ama bir daha hiç bir zaman açmayacagımız bir kapıyı kapattım.
Acaba o merdivende ne kadar oturdum? ...Ve sen ne kadar kapının arkasında durdun?
Bilmiyorum....
Kavga
Bildigin yasadıgına yetmedigi zaman, karnına tekmeyi yiyorsun. Bütün içsel gevezeliklerin sonunu getiren esaslı bir tekme o, nefesini kesen cinsinden. Ayaga kalkıp yürüyebilirsen ne ala, yoksa kan tükürüyor insan. Her zaman iyi bir boksör olmakla övünen ben, kan tüküren bir zavallıya dönüsmemi karsı kaldırımdan oturup seyrettim, günlerce...
Günlerce....
Aşk - Akıl
Kazananın olmadıgı, ama kaybedenin de yasamadıgı bu sehrin sokaklarında, sıkı sıkı sarıldık birbirimize. Kaybeden olmamak için degil, sadece birbirimizi kaybetmemek için. Kalabalık bir sehirde "biz" olmak zordu çünkü. Kalabalık bir zihinde sessiz kalmanın zor oldugu gibi.
Simdi ise hersey çok sessiz, kalbim sagır. Sadece bir çengelli igne ile takılı kaldın zihnime. Bütün canlılıgınla duruyorsun, bütün güzelligin ve sakinliginle, solgun sarı gülüsün ve gri gökyüzünden daha kasvetli ketum halinle.
Bu yüzden sonbaharı hep biraz daha çok sevecegim diger mevsimlerden…
Bir aklın alamayacagi kadar aşıgım sana.
Onun için aklım beklemek zorunda…
11 Eylül 2008 Perşembe
Kristal
Hayat herkes için zor. Karda yürümek gibi zor hayat. Bata çıka yürüdüğün kadar iz bırakıyorsun. Ve o iz bırakma işlemi o kadar zor ki, aslında yürümeye çalışırken, bir yere varmak için degil sadece o izleri bırakabilmek için yürüdüğünü anlıyorsun. Sadece senin için değil herkes için zor bu hayat.
Kabul...
.................................
Terasın yüksekliği boyum kadardı. Boyum denizi görecek kadar uzun, karayı göremeyecek kadar kısaydı. Ben de korktum kapkara bir maviden, aynı sizin gibi. Sonra çekip gittiniz zaten, kaçtınız. Beklenmeyen birşey degildi bu, hatta bana göre çok normaldi. Alışık oldugum, bilakis, görmedigim zaman endişelendiğim, sokağımın köşesinde duran dilenciydi korkaklığınız. Her sabah evimden çıkıp köşedeki dilenciye bakıp üzülmeye, ama yine de orada olduğu için sevinmeye o kadar alıştım ki. Sonuca doğru koşan, koşarken de süreci hep ıskalayan insan görünümündeki korkunuzun kokusu bütün mahalleye yayıldı dün gece. Ve o kadar çok var ki sizden, içinizdeki savaşçının üzerinden atlarınızı geçirip öldürüveren.
Bense dün gece yeldeğirmenlerinin tarafındaydım. Korkunuz bendeki sizle yüzleşti dün gece. Uzun kollarım uzun uzun sarmaya hazırlanırken sizi, korktu korkunuz. Yüzümü güldürüp sesimi çıkarmadan minyon taklidi bile yaptım dün gece ama yine de gördüğünüz sadece uzun kollarımdı ve maalesef siz de pek Don Kişot değildiniz. Sahi nereden buldunuz o zırhı?
Kaçışınızın çıkış kapısının benim deliklerimin içinden geçiyor olması maalesef edepsiz bir komedya. Danté ile yolumuz tam da burada, arafta kesişiyor.
Üçüncü sandalye boş…
Yok muyum yoksa?
Renkli bir yalnızlık içimdeki, göz kamaştırıcı binbir renk. Ve şimdi kafiye olsun diye kullanacağım “ahenk”, size pek de uymuyor. Belli bir derinlikten fırlattığınızda beni, ya da tam ihtiyacınız olduğunda elimdeki hikaye ile kapıya koyduğunuzda aptal gibi, basınç uyguladığınız kalbim kokuyu yoğunlaştırıp kaskatı yapar, kristal damarlarımı keserken, burnumdaki kanı içinde saklasın diye kafamı kaldırdırıp gökyüzünden kayan yıldızı gördüğümde anladım,
“yalnızlığımız camdan olabilir ama bileklerimizi kesmeden el verebilirsek birbirimize, kan dökmeden ve sevgiyle,
işte o zaman dualar kalıcı olur...”
Kabul...
.................................
Terasın yüksekliği boyum kadardı. Boyum denizi görecek kadar uzun, karayı göremeyecek kadar kısaydı. Ben de korktum kapkara bir maviden, aynı sizin gibi. Sonra çekip gittiniz zaten, kaçtınız. Beklenmeyen birşey degildi bu, hatta bana göre çok normaldi. Alışık oldugum, bilakis, görmedigim zaman endişelendiğim, sokağımın köşesinde duran dilenciydi korkaklığınız. Her sabah evimden çıkıp köşedeki dilenciye bakıp üzülmeye, ama yine de orada olduğu için sevinmeye o kadar alıştım ki. Sonuca doğru koşan, koşarken de süreci hep ıskalayan insan görünümündeki korkunuzun kokusu bütün mahalleye yayıldı dün gece. Ve o kadar çok var ki sizden, içinizdeki savaşçının üzerinden atlarınızı geçirip öldürüveren.
Bense dün gece yeldeğirmenlerinin tarafındaydım. Korkunuz bendeki sizle yüzleşti dün gece. Uzun kollarım uzun uzun sarmaya hazırlanırken sizi, korktu korkunuz. Yüzümü güldürüp sesimi çıkarmadan minyon taklidi bile yaptım dün gece ama yine de gördüğünüz sadece uzun kollarımdı ve maalesef siz de pek Don Kişot değildiniz. Sahi nereden buldunuz o zırhı?
Kaçışınızın çıkış kapısının benim deliklerimin içinden geçiyor olması maalesef edepsiz bir komedya. Danté ile yolumuz tam da burada, arafta kesişiyor.
Üçüncü sandalye boş…
Yok muyum yoksa?
Renkli bir yalnızlık içimdeki, göz kamaştırıcı binbir renk. Ve şimdi kafiye olsun diye kullanacağım “ahenk”, size pek de uymuyor. Belli bir derinlikten fırlattığınızda beni, ya da tam ihtiyacınız olduğunda elimdeki hikaye ile kapıya koyduğunuzda aptal gibi, basınç uyguladığınız kalbim kokuyu yoğunlaştırıp kaskatı yapar, kristal damarlarımı keserken, burnumdaki kanı içinde saklasın diye kafamı kaldırdırıp gökyüzünden kayan yıldızı gördüğümde anladım,
“yalnızlığımız camdan olabilir ama bileklerimizi kesmeden el verebilirsek birbirimize, kan dökmeden ve sevgiyle,
işte o zaman dualar kalıcı olur...”
5 Haziran 2008 Perşembe
kiss me to kill me
öyle duruyorduk. karşımda oturmuş, gözleri kanepenin kadifesinde, yüzündeki hafif tebessüm ağzındaki ciddi sözlere inat dudağının sağ tarafını kıvırmıştı. çok göz göze gelmeyi sevmezdi insanlarla, sıkıntılı bir havası vardı. içindekini anlamak için dediklerini dinlemek yerine, dudağının sağ tarafındaki kıvrıma bakmalıydınız, gerçek oradaydı. ben öylece oturmuş, onu dinler gibi yaparken alnının bitiminde başlayan saçlarına dalmıştım, sarışın yapraklı bir güzdü o. gözlüklerini arkaya doğru iterken kafası da o ivmeyle bir süreden sonra ilk defa kanepeden kalktı. daldığım için dağılmış dikkatimi anlattıkları üzerinde toplamaya çalışırken ben, gözleri gözlerimi aramadan buldu. burnuma deniz kokusu doldu birden, sonra geçti. cümlesini sokak ortasında öylece, bitirmeden bıraktı. elini uzattı, boynumu uzattım, kuzu gibi. kesecekti boynumu, öyle hissediyordum. gözlerimi çektim gözlerinden. kendini bana çekti, elini elime demirledi. yüzüm ona doğru uzadı, yüreğim geride durmayı tercih etti. zihnim kepenklerini yarıya indirirken, sanki az önce kelimeleri en ciddi halleriyle ard arda sıralayan o ağız değilmiş gibi yüzümün ortasını buldu. karşımdaki sadece bir çift göz oldu. işte o an bu adam zamanı durdurdu, ışıkları kapattı. yüzüm ellerinde, yüreğim biraz geride bir süre zamansız, tarafsız ve havasız kalakaldık. sonra yavaşça geri çekildi, içim çekildi. konuşmadan durduk. ayağa kalktım, çantamı aldım, çakmağımı bilerek bıraktım, zamanın kırklarına basa basa kapıdan çıktım. üstelik, kapısından çıktığım benim evimdi, onu da çıktıktan sonra anladım.
zamana ihtiyacım var..
gerçek bir zamana..
zamana ihtiyacım var..
gerçek bir zamana..
6 Mayıs 2008 Salı
Rüya Bildirgesi
Bir rüyaya aşık olmak, bir kabusa başkaldırmaktır. Her ne kadar rüya da olsa aşık olunan, zırhlarınızdan cıkarıverir sizi. Demirden yapılmıs o zırh, her daim yeşil bir defne yapragının rüzgarda yere düşmeden süzülmesi gibi süzülüverir üzerinizden. Sizi kabuklarınızdan soyar, cırılcıplak bırakır sevisebilsin diye sizinle. Ve sevebilesiniz diye bu hayatı. Cünkü bilir ki, insan ancak cıplak kaldıgında tam olarak degebilir aşka. Ve ancak o zaman meydan okuyabilir kabuslarına. Soğuğun yırtıcı dişleri değmezse eger derinizin incesine, savasacak gücü bulamazsınız yeldegirmenlerinizle. Bir rüyanın aşkı, sizi tam da getirip buraya koyar işte. Yeldegirmenlerinin önüne. O büyük kocaman kollar sizi icine almaya calışırken, cok korkarsınız. Gördügünüz kendi korkaklıgınızdır. Ağlamak isteyip de sustuğunuz zamanlardır. Bir rüyaya aşık oldugunu bilmenin korkusu ve cesaretidir o an. Ve tek zırhınız gururunuzdur. Öyle kibirli bir gurur degil, sadece hissedebildiginiz icin, insan olmanın o dayanılmaz iyiligini duyumsayabildiginiz ve sevebildiginiz icin yalansız, ve sevilebilecek kadar oldugunuz icin, katıksız. Olmaktan gurur duydugunuz şeyi olabildiginiz icin sadece. Bir an aglayabildiginiz ve tek damla gözyaşının gidecegi yeri bilerek, rahatca ucabildiginiz icin. Görülmeyeni görünebilir kıldığınız ve bunu hayatınızda hic olmazsa bir kere tadabildiginiz icindir o gurur. Alışveriş gibi sevişmediginiz, onun tenindeki her hücreyi hatırlayacak olmanızdan dolayıdır bu cesaret. Belki de hic bir zaman sizin olamayacak bir kadına “eş”im dediginiz icindir bu meydan okuma.
Bir rüyanın icine hapsolmak, bir kabustan kurtulmaktır. Tek yapacagınız gözlerinizi kapayıp uyumaktır...
sekiz ocak ikibinsekiz
Bir rüyanın icine hapsolmak, bir kabustan kurtulmaktır. Tek yapacagınız gözlerinizi kapayıp uyumaktır...
sekiz ocak ikibinsekiz
28 Nisan 2008 Pazartesi
saykodelikdeşik
Odaları tıka basa dolu zihnimin gidişatı iyi değil. Üstelik hayallerimin kırıkları elimi kesti, derince. Olsun diye uğraştığım bir aşk hikayesinin en son basamağından da aşağı yuvarlandıktan sonra, elimde ne kaldı? Acıyan bir netice ve kelimeler.
Oysa ki ben bu rüyayı hiç böyle görmemiştim.
Zamansız yaşayan biri olarak kimsenin doğumgününü unutmamam gerçek bir ironidir. Herkesin doğduğu günü bilir, bazılarının saatlerini bile hatırlarım. Hiç bir şey ifade etmez benim için. Bu hayatta olmalarıdır önemli olan. İçimizde büyüttüklerimiz dünya zamanıyla değil sadece ve sadece bilinçle görülebilecek olanlardır. Büyüttüklerimi budamak isteyenleri, onların zamanıyla vurur, kendimden uzak tutarım. Benim zamansızlığımda av ve avcı yine aynı insandır. Zamana köle yaşayanlar bütün ömürlerini avcı olmak için harcar ve av bile olamadan ölürler. Ömürleri ölülerini taşıtacak adam biriktirmekle geçer ve en çok da yaşarken onları taşıyacak birileri olmuştur.
Ben bir zamandır kendimi avlayan bir avcıyım ve artık zamanım tükendi.
Saçları olduğundan emin bir kel gibi, kafama kuş sıçmadığı sürece hiç birşeyin farkında olmadan yaşadım uzun bir süre. Elimdekini doğru dürüst cebime koyamadığımdan olsa gerek, artık kollarım yorgunluktan titriyor. Tıka basa yediğim hayatımı kusmak istiyorum, olmuyor. Hep övündüğüm yanlışlarımı sevemeyecek kadar yaşlandım sanırım. Kaçacak yerim de kalmadı, son yapabildiğim arkamı kollamak. Ölemeyecek kadar sağlıklı, yaşayamayacak kadar inatçı ve korkağım.
Her şey bir yana,
Ben bir adam sevdim
onu en son gördüğümde
gözlerinden
boncuk boncuk yaşlar akıyordu,
sırf seviyor diye.
Av mıdır avcıyı avcı yapan?
Oysa ki ben bu rüyayı hiç böyle görmemiştim.
Zamansız yaşayan biri olarak kimsenin doğumgününü unutmamam gerçek bir ironidir. Herkesin doğduğu günü bilir, bazılarının saatlerini bile hatırlarım. Hiç bir şey ifade etmez benim için. Bu hayatta olmalarıdır önemli olan. İçimizde büyüttüklerimiz dünya zamanıyla değil sadece ve sadece bilinçle görülebilecek olanlardır. Büyüttüklerimi budamak isteyenleri, onların zamanıyla vurur, kendimden uzak tutarım. Benim zamansızlığımda av ve avcı yine aynı insandır. Zamana köle yaşayanlar bütün ömürlerini avcı olmak için harcar ve av bile olamadan ölürler. Ömürleri ölülerini taşıtacak adam biriktirmekle geçer ve en çok da yaşarken onları taşıyacak birileri olmuştur.
Ben bir zamandır kendimi avlayan bir avcıyım ve artık zamanım tükendi.
Saçları olduğundan emin bir kel gibi, kafama kuş sıçmadığı sürece hiç birşeyin farkında olmadan yaşadım uzun bir süre. Elimdekini doğru dürüst cebime koyamadığımdan olsa gerek, artık kollarım yorgunluktan titriyor. Tıka basa yediğim hayatımı kusmak istiyorum, olmuyor. Hep övündüğüm yanlışlarımı sevemeyecek kadar yaşlandım sanırım. Kaçacak yerim de kalmadı, son yapabildiğim arkamı kollamak. Ölemeyecek kadar sağlıklı, yaşayamayacak kadar inatçı ve korkağım.
Her şey bir yana,
Ben bir adam sevdim
onu en son gördüğümde
gözlerinden
boncuk boncuk yaşlar akıyordu,
sırf seviyor diye.
Av mıdır avcıyı avcı yapan?
25 Nisan 2008 Cuma
Bilinç
Dünyanın herhangi bir yerinde olaylar pek de değişmeden devam ederken kaçışımın üçüncü gününü 1 paket Gauloises sigarası ve bir fincan filtre kahve ile kutluyorum, ya da -daha şiirsel bir deyişle- kutsuyorum. Kaçış planımı bir kaç dakika içinde yaparken ben, dediler ki, “insan gittiği her yere kendini de götürür”. Ne güzel işte, ben kendimden memnunum zaten. Kendimi götüremeyeceğim hiç bir yere gitmek istemiyorum. İçimdeki çocuk, kadın ve adam benimle gelsin istiyorum, zaten tek derdim onlarla biraz yalnız kalabilmek. Eğer kaçtığım yerde biraz daha kalsaydım tamamen sağır olacak ve içimdeki derin sohbete katılamayacaktım. Hayatımda ilk defa bana sorulan sorulara bilmiyorum diye cevap veriyorum. Bu cevaptan da hiç hazetmediğim için kimsenin soru sormasına mahal vermeden kapatıyorum telefonumu. Zihnimin bütün çapaklarını temizleyene kadar gözlerimi açmayacağım. Derdim kendimden uzaklaşmak değil, ben bana çevrilmiş, beni olmadığım gibi gösteren, deforme eden, koyu flotallerinde yüzümdeki hayat çizgilerini kıran aynalardan kaçıyorum.
Kaçıyorum çünkü, artık inanmıyorum.
Doğduğum yerde herkes birşey olmak isterken, olmak istedikleri “şey”in bedelini ödemek istemiyor. Yani, çalışmadan, okumadan, bilgi edinmeden, -daha da kötüsü- hiç yaşamadan “olmak” istiyor o bir “şey”ini. Bu isteyerek ölü doğum yapmak gibi; “çocuk istiyorum ama mümkünse ağlamasın, acıkmasın, soru sormasın. E o zaman ölü doğsun.” İşte benim yaşamaya çalıştığım yerde insanlar, ölü çocuklarını koyunlarında gezdiriyorlar, o kadar kokuşmuş, o kadar ölü. Üstelik bu doğurganlar, doğduğum yerin “aydın”lık yüzleri olduklarını iddia edecek kadar cüretkar, bir o kadar da kendilerini ve -ne yazıktır ki-çevrelerini buna inandırmış sözde yüz akları. Renk körü olmak işime gelseydi,
ah keşke gelseydi…
Kaçtığım yer dünyanın herhangi bir yeri ve dünya halleri hep aynı ama bu sefer ben gerçekten yabancıyım. Dilini bile bilmediğim bu yerde uzun zamandır ilk defa gülümsüyorum. Kendimi yanımda getirmemek söz konusu bile değildi üstelik, onu geldiğim yerde bırakmayacak kadar vicdan sahibiyim.
En azından….
Kaçıyorum çünkü, artık inanmıyorum.
Doğduğum yerde herkes birşey olmak isterken, olmak istedikleri “şey”in bedelini ödemek istemiyor. Yani, çalışmadan, okumadan, bilgi edinmeden, -daha da kötüsü- hiç yaşamadan “olmak” istiyor o bir “şey”ini. Bu isteyerek ölü doğum yapmak gibi; “çocuk istiyorum ama mümkünse ağlamasın, acıkmasın, soru sormasın. E o zaman ölü doğsun.” İşte benim yaşamaya çalıştığım yerde insanlar, ölü çocuklarını koyunlarında gezdiriyorlar, o kadar kokuşmuş, o kadar ölü. Üstelik bu doğurganlar, doğduğum yerin “aydın”lık yüzleri olduklarını iddia edecek kadar cüretkar, bir o kadar da kendilerini ve -ne yazıktır ki-çevrelerini buna inandırmış sözde yüz akları. Renk körü olmak işime gelseydi,
ah keşke gelseydi…
Kaçtığım yer dünyanın herhangi bir yeri ve dünya halleri hep aynı ama bu sefer ben gerçekten yabancıyım. Dilini bile bilmediğim bu yerde uzun zamandır ilk defa gülümsüyorum. Kendimi yanımda getirmemek söz konusu bile değildi üstelik, onu geldiğim yerde bırakmayacak kadar vicdan sahibiyim.
En azından….
9 Nisan 2008 Çarşamba
Neden
neden…?
En zor soru. Cevabını almak icin soruluyorsa sonu hep acıklı. Neden olana "neden?" diye sorulmaz. Söylemez ki… Sözleri ilk o kaybeder. Dilini bilmediginiz bir şehirden gelen bir yabancı gibi durur gözlerinizin icinde. Ulaşmaya calısmak icin sorulan başı sonu aynı bu soru ona çarpar, havada uçar ve avuçlarınıza geri düser. Kalpsiz oldugu icin değildir üstelik bu suskunluğu, sadece nedenini bilemez. Neden oldugu geceye yıldız olamaz bir türlü. İstemediginden degil, parlamadıgından, belki de parlamaya cesareti olmadıgından. Kapkara bir gecede bavulunu toplar, cıkar gider. Bavulu da pek hafiftir, bıraktıklarının yanında. En agır yükü ayrılıgının acısı oldugundan onu da size bırakır. Sakıncalı bir seyyah yanına sadece kendini alır. Belki bir tane de fotograf. Hosçakal bile demeden, aşk onu hic farketmeden gidiverir. Gitmeden, sorulan neden, o en sevdiginiz giderken, dudaklarınızdan cıkıverir. İlk harften son harfe dogru kosar bir ümit.
Belki bilirsem…belki bilirse…
Ya dönmezse?
dönmeyecek…
bırak.. kanasın…
En zor soru. Cevabını almak icin soruluyorsa sonu hep acıklı. Neden olana "neden?" diye sorulmaz. Söylemez ki… Sözleri ilk o kaybeder. Dilini bilmediginiz bir şehirden gelen bir yabancı gibi durur gözlerinizin icinde. Ulaşmaya calısmak icin sorulan başı sonu aynı bu soru ona çarpar, havada uçar ve avuçlarınıza geri düser. Kalpsiz oldugu icin değildir üstelik bu suskunluğu, sadece nedenini bilemez. Neden oldugu geceye yıldız olamaz bir türlü. İstemediginden degil, parlamadıgından, belki de parlamaya cesareti olmadıgından. Kapkara bir gecede bavulunu toplar, cıkar gider. Bavulu da pek hafiftir, bıraktıklarının yanında. En agır yükü ayrılıgının acısı oldugundan onu da size bırakır. Sakıncalı bir seyyah yanına sadece kendini alır. Belki bir tane de fotograf. Hosçakal bile demeden, aşk onu hic farketmeden gidiverir. Gitmeden, sorulan neden, o en sevdiginiz giderken, dudaklarınızdan cıkıverir. İlk harften son harfe dogru kosar bir ümit.
Belki bilirsem…belki bilirse…
Ya dönmezse?
dönmeyecek…
bırak.. kanasın…
Zorlanıyorum Sensiz
Zorlanıyorum sensiz…
Meşakkatli bir sey yasamak, yüzmek gibi. Ilk nefesini verdiginde hayatına, tıpkı yüzmek gibi, biliyorsun yasamayı. Ama uzun bir yolculuk hayat, ve zor. Elini uzattıgın zaman hemen buldugum, avucuna aldıgın zaman korktugum bir sey.
İnsan her nefes alışında kac tane hücresini öldürüyor bir bilsen. Böyle bakınca, yasamak icin her nefeste kendini öldürüyorsun, ve aslında ölmek icin yasıyorsun.
Ne bitmez dansmış bu!
Giymişim kıpkırmızı bir elbise, saclarım topuz, azami boy haddini aşan topuklu ayakkabılarım hic rahat degil. Ama uzatmıssın elini bir kere, davetini geri ceviremem. Belli ki bir güzel sevecegiz birbirimizi, kırmızı rujum iz bırakacak icinde bir yerlerde. Cok güzelsin bu gece, simsiyah giysinle cok şıksın, cok da kibirli. Aşk gibi. Ilk notaları duyuldu müzigin, kulaklarım ugulduyor. Elin sıcacık elime, ellerin kocaman. Daha avucunda kaybettim yolumu, kalbine kadar dayanır mıyım bilmem. En iyisi bırakmak kendini bu 3 zamanlı ritme. 1 2 3… dur… biraz nefes. Bana kimse öyle bakmadı, gözlerin karanlık. Dudagındaki o kıvrım hep var mıydı? Bu dansın yolu ne zaman akrobasiye saptı? Ama sag elin ensemde, saclarım mutlu, ben mutluyum, biraz daha kalsak böyle? Hic ölmeyecegim ben.
Şimdi degil…
Ben ne yaptım biliyor musun?
Bir damla suda bir okyanus dogurdum, yüzerim sandım,
Boguldum….
Meşakkatli bir sey yasamak, yüzmek gibi. Ilk nefesini verdiginde hayatına, tıpkı yüzmek gibi, biliyorsun yasamayı. Ama uzun bir yolculuk hayat, ve zor. Elini uzattıgın zaman hemen buldugum, avucuna aldıgın zaman korktugum bir sey.
İnsan her nefes alışında kac tane hücresini öldürüyor bir bilsen. Böyle bakınca, yasamak icin her nefeste kendini öldürüyorsun, ve aslında ölmek icin yasıyorsun.
Ne bitmez dansmış bu!
Giymişim kıpkırmızı bir elbise, saclarım topuz, azami boy haddini aşan topuklu ayakkabılarım hic rahat degil. Ama uzatmıssın elini bir kere, davetini geri ceviremem. Belli ki bir güzel sevecegiz birbirimizi, kırmızı rujum iz bırakacak icinde bir yerlerde. Cok güzelsin bu gece, simsiyah giysinle cok şıksın, cok da kibirli. Aşk gibi. Ilk notaları duyuldu müzigin, kulaklarım ugulduyor. Elin sıcacık elime, ellerin kocaman. Daha avucunda kaybettim yolumu, kalbine kadar dayanır mıyım bilmem. En iyisi bırakmak kendini bu 3 zamanlı ritme. 1 2 3… dur… biraz nefes. Bana kimse öyle bakmadı, gözlerin karanlık. Dudagındaki o kıvrım hep var mıydı? Bu dansın yolu ne zaman akrobasiye saptı? Ama sag elin ensemde, saclarım mutlu, ben mutluyum, biraz daha kalsak böyle? Hic ölmeyecegim ben.
Şimdi degil…
Ben ne yaptım biliyor musun?
Bir damla suda bir okyanus dogurdum, yüzerim sandım,
Boguldum….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
